KEŞKE ŞÖYLE OLSAYDNIN ANATOMİSİ

KEŞKE ŞÖYLE OLSAYDNIN ANATOMİSİ

“Keşke” duygulanımı yaratan pişmanlık, geçmişteki olumsuz sonuçlar için kendini suçlama ve kişinin
farklı seçimler yapmış olmayı dilemesiyle karakterize edilen olumsuz bir bilişsel-duygusal durum
olarak tanımlanır. Aslında hayâl gücünün bir ürünüdür ve geçmiş zamanın yeniden düzenlenmesidir.
Bu duygusal deneyimi besleyen temel güç; karşıt olgusal düşünmedir. Geçmiş olayları zihinsel olarak
simüle etme ve " keşke şöyle olsaydı..." diye düşünme sürecidir. Daha ideal bir alternatif sonucu hayâl
etmek ne kadar kolaysa, “keşke” pişmanlığı da o kadar güçlü duyumsanır.
Kaçırılan fırsatlar, ifade edilmeyen sevgi ve rafa kaldırılan hayâller; bu "tamamlanmamış işler" hayatın
sonraki yıllarındaki " keşke şöyle olsaydı..." acısının ana kaynağını oluşturur. Eylem pişmanlıkları; acı
verici olsa da sonuçları bilindiği için genellikle başa çıkmak daha kolaydır. Onlardan ders çıkarabilir,
düzeltmeler yapabilir ve yolumuza devam edebiliriz. Ancak eylemsizlik pişmanlıkları; “sonsuz
olasılıkların boşa harcanmasından” kaynaklanır. “Keşke o şehre gitseydim,” “Keşke o hayalin peşinden
cesurca koşsaydım” … Bu hayâli alternatif gerçeklikler; sonsuz bir şekilde romantikleştirilebilir ve
idealize edilebilir. Kusurlu gerçekliğimizi; kurgusal, kusursuz ve “seçilmemiş” bir yaşamla karşılaştırırız.
Bu karşılaştırma asla başarılı olamaz. Çünkü gerçekliği ve fanteziyi aynı kefeye koyar. Bu nedenle,
eylemsizlik pişmanlıklarının, çaresizliğe ve kalıcı bir "takılıp kalmışlığa" yol açma olasılığı daha
yüksektir.
Bu nedenle; “keşke” duygulanımı yaratan pişmanlık duymadan bir hayat kurmanın en büyük zorluğu;
kusursuzluk için çabalamak ya da asla hata yapmamak değil, başarısızlık korkusunun yol açtığı
eylemsizliğin üstesinden gelmektir. En derin ve en kalıcı pişmanlıklar genellikle hatalarımızdan değil,
korkaklığımızdan kaynaklanır.
“Keşke” duygulanımı modern yaşamın bir paradoksunu ortaya koyuyor. Sonsuz seçenek ve fırsatlarla
dolu bir çağda, derin pişmanlıklara daha yatkınız. Psikoloji alanında yapılan çok sayıda araştırma;
insanların mevcut durumlarını değiştirmek için ne kadar çok fırsat algılarlarsa, pişmanlık duygularının
o kadar güçlendiğini bulguladı. Modern toplumun en yüksek düzeyde seçim özgürlüğü ve değişim
fırsatları sunduğu düşünülen yaşam planlamasında; keşke lerin acısı “fırsatların yan ürünü” dür.
Keşkesiz bir yaşam kurmak için cazibeler ve tuzaklarla dolu bu “fırsat denizinde” yol almamıza
yardımcı olacak güçlü rehber bulunabilir mi?
Pişmanlıkların olmadığı bir yaşam kurmanın temel zorluklarından biri, "toplumsal benlik" ile "doğal
benlik" ihtiyaçları arasında dinamik ve akıllıca bir denge bulmaktır. Bilgi bombardımanı ve sonsuz
seçeneklerin olduğu bir dünyada, dış gürültü ve beklentiler bizi daha önce hiç olmadığı kadar
tanımlamaya çalışıyor. Günümüzde; sevilmeme cesaretine sahip, kendi iç sesine sadık, bir yol
seçmeye cesaret etmek; pişmanlığa karşı mucizevi bir “panzehir” olarak gösterilen, en güçlü insan
eylemi haline geldi. Böyle bir yaklaşımla “keşkesiz yaşamak”; çözülmesi gereken bir bulmaca değil
kendimizi yeniden yaratmamızı gerektiren; bir sanatsal çabanın öznesi olabilmektir.
Benim yaşımda olanlar, Edith Piaf'ın “Non, je ne regrette rien” şarkısı ve tüm kıtalarda gençler
arasında popüler olan “No Regrets” yazılı dövmeleri anımsar. Mesaj; sözde “pişmanlık yok” ile ilgili
kültürel bir hikâye olduğuna ilişkindir.


Günümüzde her yerde çoğalan öz-tanıma ve öz-övgü mesajları; her birimizde, duygu ve arzuların
eylemlerimizi düzenlemesi gerektiği inancına bağımlı hale gelmemize neden olacak kadar yeşerdi.
Çünkü biz “eşsiz varlıklarız”, “haklarla donatılmışız” (ama unutmayın yükümlülükler değil!) ve bu
nedenle hayallerimizin peşinden gitmeliyiz. Kim bilir nereye doğru, sürekli geçiş halinde bir tür
göçebe mutluluğa ulaşma heyecanını doyurmak için… Reklamlar, “yaşam koçları” ve sayısız yeni
“bilge adam”; bu yeni “seçkin, saygın harikalar” ı besleyerek; onlarda yüce bireysellik, vazgeçilmez ve
eşsiz varlıklar olma fikrini pekiştiriyor. Bu; Kant’tan öğrendiğimiz kategorik özgürlük ilkesi değil,
mutlak özgürlük ilkesi… Sıklıkla vurguladıkları gibi “değerli” oldukları için bundan keyif aldıklarına
inanıyorlar. Etiğin erdemli insan ölçeği; yalnızca sürgüne gönderildiği felsefenin yalıtılmış odalarında
tartışılıyor… Her bireyin özgürlüğü; arzuları ve akıllıca yaşam hedefleri seçimi sayesinde elde ettiği
başarılarda yatıyor. Bu yeni bireyin inşasında başkalarına, arzularına, ihtiyaçlarına veya haklarına yer
yok! Kendi kendini yetiştirmiş, kendi kendini inşa etmiş ve tek olası dünya olarak algılayan erkekler ve
kadınlar… Narsisizmden başka bir şey olmayan bu yeni meritokrasi 1 , liyakatlileri, başarıyı kendi
liyakatlerine bağlayan ve geride kalanları hor gören kibirli bireylere dönüştürüyor. Bu yeni inanca
göre; fırsatlar herkes içindir ve eğer maksimumu elde edemezseniz, bu tembellikten veya karakter
zayıflığından kaynaklanır. Çünkü “eğer isteseydin, yapabilirdin!” Sartre'ın da belirttiği gibi, insanlarda
varoluş özden önce geliyorsa; belki de yeni insanın yeni inşasına tanık oluyoruz. O halde, belki de
insanı kendi kendini yeniden inşa etme süreci ışığında yeniden tanımlamayı düşünmeliyiz. Çünkü bu
yeni varlık; geçimini sağlamak için çıkarları ve maddi varlıkları paylaşan, ancak onları eşit şekilde
şekillendiren ahlaki ve toplumsal normlara saygı gösteren diğerleriyle pek az ortak noktaya sahip gibi
görünüyor. Yeni insan, her seçimle kendini yaratır. Öznellikten kendini inşa eder. Çünkü ölümünden
önce, “keşkesiz bir yaşam kurmak” ayrıcalığını elde etme başarısı ile övünme ihtiyacı acildir. Sanki;
tüm yaşam yalnızca “Keşke” demeden sonlandırılması için yaşandı.
Kendilerini sosyal baskılardan muaf ve yüzde yüz özgür gören, özgür ve eşsiz bireylerin yüzde kaçı
gerçekte bir yanılsamanın ürünü olduklarını ayırt edebiliyor? Çok övülen özgürlük ve çok savunulan
bireyselliğin; bu kadar çok insanın yaşadığı bir yerkürede; kendimizi eşsiz hissetmemizi sağlayan bir
çelişkiden başka bir şey olmadığı sonucuna varmaktan başka seçeneğimizin olmadığı açık değil mi?
İnsan hayatını birden fazla eyleminden pişmanlık duyarak geçirir. Bu nedenle eğer, “Kesinlikle hiçbir
şeyden pişman değilim, benim keşkelerim yok!” diye ısrar eden biriyle karşılaşırsam, dikkatli olmaya
özen gösteririm. Yaşamak, hata yapmak, bazen başkalarını incitmek, kendimizi incitmek ve tamamen
yanlış kararlar almakla ilgilidir. Hiç hata yapmamış olmakla övünenler, muhtemelen eylemlerinin
etkisinin farkında değildir ve yeterli öz farkındalık ve öz değerlendirmeden yoksundurlar.
Pişmanlık, erken gençlik dönemine uygun olmayan bir duygudur. Çocukken onu hayal edebiliriz, ama
bunu şiirsel bir şekilde, anlık sezgilerimizle hayal ederiz. Ancak pişmanlığı anlamak için sadece şu iki
sözcüğün anlamını, ağırlığını ve acısını bilecek kadar uzun yaşamış olmak gerekir: “Çok geç"…
Pişmanlık ve keşkelerin acısıyla yaşamayı öğrenmek kolay değil. Yaşamla yaptığımız sessiz
anlaşmanın, gerçekten yaşamak için her fırsatta kendimizi biraz dağıtmamızı, her seçim yaptığımızda
kendimizle ilgili bir varsayımı ortadan kaldırmamızı gerektirdiğini kabul etmek kolay değil. Her derin
duyguda olduğu gibi, yüzleşmemiz gereken en acil zorluk; keşkelerin nefrete dönüşmesini
engellemektir. Bundan kaçınmanın yolu, duyumsadıklarımızın; hatta acı verici olanların, farkındalığını
1 Meritokrasi sözcüğü ilk kez Britanyalı sosyolog Michael Young'ın hiciv tarzındaki eseri İngilizce: Rise of the Meritocracy
(Meritokrasinin Yükselişi)'nde geçmektedir. Bu kelime Latince: meritum ile Yunanca kratein (Yunanca: κρατεῖν) sözcüklerinin
birleşmesinden oluşmuştur. Meritum; yeterli ve değer anlamına “kratostan” türeyen “krasi” ise güç, etki ve kuvvet anlamına
gelmektedir. Sözcükler birleşince ortaya çıkan sözcük ise toplumda değerlilerin, seçkinlerin güçlü ve etkili olmasını savunan
bir görüşün adıdır. Dolayısıyla üst kademelerde zekâ, çalışkanlık ve diğer meslekî hünerleri bulunan kişilere yer verilmesi
anlamına gelmektedir. (https://tr.wikipedia.org/wiki/Meritokrasi#:~:text= Erişim tarihi:8.12 2025)


kucaklamaktır. Onu itmemek, halının altına süpürmemek, “keşke” nin gözlerinin içine bakmak olmalı.
Bazen gözyaşı dökmek pahasına bile olsa… Bu kınamada, kendimizi belirlemenin, eylemlerimizden
sorumlu olmanın tek yolunun, kendimizle yüzleşmekten kaçınmamak olduğunu düşünüyorum.
Yüzleşmek; kendimizi yeniden keşfetmenin şiirsel bir yoluna dönüşebilir... Özellikle de pişmanlık ve
vicdan azabı gibi, yalnız, mahrem, kişisel ve iletilemez olanın kıyısına bu kadar yakın oldukları için bu
kadar dokunaklı duygular, tüm insanlarda aynı derecede gizli, aynı derecede gölgeli ve esrarengiz bir
şekilde var olur, yaşar: Bize yakın olan herkeste, bizden uzak olan herkeste…
Ruhsal varlıklar olarak, aynı anda üç zaman diliminde yaşıyoruz. Geçmişten bir şeyi hatırlamak
istiyorsak geleceğe ihtiyacımız vardır; geleceğe bakmaya çalışıyorsak geçmişe ihtiyacımız vardır.
Geçmiş olmadan gelecek karanlık ve korkutucudur. Hissedilen her şimdiki zaman, geleceğin izini
bıraktığı, gelmekte olan bir geçmiştir. Bu paradoksal hatırlama yapısı, anlamlı ve yaratıcı bir şekilde
yaşamamızı sağlar. Bu nedenle “keşkelerimiz”; hatırlanan dünün, kapanmaz acıları değil yarının
karanlık sokaklarını aydınlatan bir kıvılcım olabilir. Yaratıcı bir şekilde yaşamak demek: Her gün
kuraları değişen bir oyun oynamak gibidir. Gerçekliği yaşayan hafızanın ışığında, yani ilk ışıkta, sanki
ilk kez görüyormuş gibi görmeye çalışmak gerek. Bu oyunu kazanmayı sağlar mı? Bilmek zor. Ama
oyunda kalmayı kolaylaştıracaktır. Başka bir anlatımla, "Keşke..." düşüncesinden "En azından..."
düşüncesine geçmeyi sağlayacaktır.
Farklı bir şey seçmiş olsaydım yaşamın nasıl olacağını hayal edebilirim. Pişmanlık, neler olabileceğini
hayal etme yeteneğini gerektirir; sadece şimdiki zamanla sınırlı değilim, geçmişe ve geleceğe de
bakabilirim. Dolayısıyla pişmanlıklarım hem bir özlem duygusu hem bir olasılık duygusudur. "Keşke"
sözü hiçbir hikâyenin son sözü olmamalı. Sonu " Ve sonra..." olmalı.
“Keşke” duygulanımı yaratan pişmanlık hakkında yaşamıma yön veren en etkili öğretiyi aktarmak
istiyorum. İçinde bulunduğum günlerde yeniden zihnimde dönüp dolaşıyor. Anımsayabildiğim kadar;
Jacques Derrida'nın son röportajı Le Monde'da yayınlanmıştı. Röportajcı ona, düşüncesinde bir
dönüm noktası teşkil eden 1983 tarihli Marx'ın Hayaletleri kitabından, artık sembolik bir yer edinmiş
bir pasajı hatırlatarak; “Birisi, sen veya ben, ortaya çıkıp şöyle diyor: Sonunda yaşamayı öğrenmek
istiyorum.” Bu tümce ne anlama geliyor? Naif bir ifade ya da ahlaki bir önerme değil. Dokunaklı bir
soru… Röportajcı soruyu düzelterek tekrar yöneltir: “Bunca yıl sonra, bunca kitaptan sonra Derrida;
bu yaşamayı öğrenme arzusuyla neredesin?” Derrida, aynı anda hem uzaklaştıran hem de karşılayan
bir berraklıkla yanıt vermişti: "Yaşamayı öğrenmek aynı zamanda olgunlaşmak, eğitmektir.” daha da
ileri giderek: “Yaşamayı öğrenmek mümkün müdür? Öğretmek mümkün müdür? Disiplin yoluyla,
deneyim yoluyla, deneme yoluyla hayatı kabul etmeyi, onaylamayı, içinde yaşamayı öğrenmek
mümkün müdür?” “Sorunuza cevap vermek istiyorum: hayır, yaşamayı hiç öğrenmedim. Çünkü
yaşamayı öğrenmek, ölmeyi öğrenmek anlamına gelmeli. Mazeretsiz ve çekincesiz, mutlak ölümlülüğü
varsaymak: kurtuluş olmadan, diriliş olmadan, kefaret olmadan." Bu söylem; Platon'dan beri süren,
kadim felsefi bir öğüdün karanlık yüzünü hep aklımda tutmayı öğretti: Felsefe yapmak, ölmeyi
öğrenmektir!

KEŞKE ŞÖYLE OLSAYDNIN ANATOMİSİ - Ek Resim 2

KEŞKE ŞÖYLE OLSAYDNIN ANATOMİSİ - Ek Resim 3

Etiketler: handan,tunç,